İki yıl öncesine kadar mütemadiyen eve muhabbet kuşu alırdık. Bir tanesini bile kafesinde ölü bulmadık; ya pencereden, ya da 38-45 numara ayakların altından sonsuzluğa uğurlardık.
İlk muhabbet kuşumuzu ben ortaokula geçtiğimde almıştık. Çok sevinmiştim. Daha önce kuşumuz olmayışının verdiği tecrübesizlikle, şimdi düşününce, baya komik durumlara düşmüştük. Aslında evde belli yaşa gelene kadar inanılmaz hayvan meraklısı bir abi vardı. Öyle ki; sık sık eve pet işe içinde kertenkele, fare ve saçma sapan böcek türleriyle gelir, onları incelerdi. Muhabbet kuşu alma fikri de ondan çıkmıştı. Alırken de bir yerde okuduğu üzre çok küçükken almak gerektiğini söylemiş ve öyle yapmıştı. Hayvan o kadar küçüktü ki uçmuyordu bile. Yaklaşık bir hafta sonra uçmaya başladı ama sürekli bir yerlere çarpıyordu. Hatta kör olduğunu bile düşünmüş ve parmaklarımızla gözüne testler yapmıştık hayvanın. Bu ilk şapşallığı hem hayvan hem biz atlatınca, işler normal seyrine girmişti. Birkaç ay içerisinde inanılmaz bağlanmıştık cici kuşumuza. İsim koymamıştık aslında ne bu ilk kuşumuza, ne ondan sonrakilere. İlla bir isimle hitap etmek gerekirse ”cici kuş” derdik. Evet çok yaratıcıydık bu konuda. Hayvana olan bağlılığımıza gelirsem, eve gelen herkesin ilk ona selam verip, muhabbetlere dalması kadar derindi. Evin bireyi olmuştu artık. Kafesin kapısını hiç kapatmıyorduk. O istediği zaman girer, istediği zaman evde fink atardı. Tabi bu durum evde sık sık kuş boku sürprizine yakalanmamıza sebep oluyordu. Yemek yerken mutlaka masada o da olurdu. Kimin ağzından ne koparırsam kardır gözüyle ağızdan ağıza dolaşırdı. Sık sık sıçak çorbaya ya da çaya ayaklarını batırıp ”çiyaaaaaaakk” sesiyle evde dört dönerdi. Ve bunu tecrübe etmesine rağmen sürekli yapardı, tam bir gerizekalıydı. Hobileri arasında benim, o zaman için uzun olan, saçlarımı gagasıyla dağıtmak, oraya tünemek ve sıçmak vardı.
Aslında tam bir piçti. İki banknot koyun önüne, büyük olanı alır kafesine giderdi. Parmak kadar boyuyla evi dağıtıp annemi delirtmeye bayılırdı. Özellikle gümüşlüklerle oynadığı bir oyun vardı ki; görseniz gülmekten ölürdünüz. Oyunu; gümüşlüklerin altındaki tülleri yavaş yavaş çekip, gümüşlük tam düşmek üzereyken olay yerinden kaçmak ve gümüşlüğün düşüşünü izlemekti. Alır geri koyardın, hemen tekrar aynısını yapardı. Eve bir gelirdin tüm gümüşlükler yerde olurdu. Diyorum ya, tam bir göttü.
İnsana çok fazla alışması ve zarar gelmeyeceğini biliyor olması onun ölümüne sebep olmuştu aslında. Önce ”ne uçup yoruluyom amk, mis gibi yumuşak halı da var; yürürüm” düşüncesi 43 numara misafir ayağıyla ezilip, tek kanadının kırılmasına sebep olmuştu. Ve bunun sonucunda ölmemiş bir süre Aynalı Tahir modunda, tek omuz(kanat) aşağıda dolaşmıştı. Sonra kedi yedi. Göt kedi.
Ölüm sürecini anlatmicam, kötü oluyorum ama ölmüştü. Baya etkinlenmiştik. Ben ağlamamıştım ama abimin odayı kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığını hatırlıyorum.
Sonra sürekli muhabbet kuşu aldık ve hepsiyle en az bu kadar eğlendik. Hepsi insana en az bu kadar alıştı. Ve hepsi saçma sapan şekillerde öldü. Biz de yeter dedik, daha ne acı çekiyoz amk.








