Efendime söyliyim...

links

tumblinks

search

powered by tumblr
seattle theme by parker ehret

  1. (Kaynak: bickinbiskuvi)

     
     
  2. Muhabbet Kuşu

    İki yıl öncesine kadar mütemadiyen eve muhabbet kuşu alırdık. Bir tanesini bile kafesinde ölü bulmadık; ya pencereden, ya da 38-45 numara ayakların altından sonsuzluğa uğurlardık.

    İlk muhabbet kuşumuzu ben ortaokula geçtiğimde almıştık. Çok sevinmiştim. Daha önce kuşumuz olmayışının verdiği tecrübesizlikle, şimdi düşününce, baya komik durumlara düşmüştük. Aslında evde belli yaşa gelene kadar inanılmaz hayvan meraklısı bir abi vardı. Öyle ki; sık sık eve pet işe içinde kertenkele, fare ve saçma sapan böcek türleriyle gelir, onları incelerdi. Muhabbet kuşu alma fikri de ondan çıkmıştı. Alırken de bir yerde okuduğu üzre çok küçükken almak gerektiğini söylemiş ve öyle yapmıştı. Hayvan o kadar küçüktü ki uçmuyordu bile. Yaklaşık bir hafta sonra uçmaya başladı ama sürekli bir yerlere çarpıyordu. Hatta kör olduğunu bile düşünmüş ve parmaklarımızla gözüne testler yapmıştık hayvanın. Bu ilk şapşallığı hem hayvan hem biz atlatınca, işler normal seyrine girmişti. Birkaç ay içerisinde inanılmaz bağlanmıştık cici kuşumuza. İsim koymamıştık aslında ne bu ilk kuşumuza, ne ondan sonrakilere. İlla bir isimle hitap etmek gerekirse ”cici kuş” derdik. Evet çok yaratıcıydık bu konuda. Hayvana olan bağlılığımıza gelirsem, eve gelen herkesin ilk ona selam verip, muhabbetlere dalması kadar derindi. Evin bireyi olmuştu artık. Kafesin kapısını hiç kapatmıyorduk. O istediği zaman girer, istediği zaman evde fink atardı. Tabi bu durum evde sık sık kuş boku sürprizine yakalanmamıza sebep oluyordu. Yemek yerken mutlaka masada o da olurdu. Kimin ağzından ne koparırsam kardır gözüyle ağızdan ağıza dolaşırdı. Sık sık sıçak çorbaya ya da çaya ayaklarını batırıp ”çiyaaaaaaakk” sesiyle evde dört dönerdi. Ve bunu tecrübe etmesine rağmen sürekli yapardı, tam bir gerizekalıydı. Hobileri arasında benim, o zaman için uzun olan, saçlarımı gagasıyla dağıtmak, oraya tünemek ve sıçmak vardı.

    Aslında tam bir piçti. İki banknot koyun önüne, büyük olanı alır kafesine giderdi. Parmak kadar boyuyla evi dağıtıp annemi delirtmeye bayılırdı. Özellikle gümüşlüklerle oynadığı bir oyun vardı ki; görseniz gülmekten ölürdünüz. Oyunu; gümüşlüklerin altındaki tülleri yavaş yavaş çekip, gümüşlük tam düşmek üzereyken olay yerinden kaçmak ve gümüşlüğün düşüşünü izlemekti. Alır geri koyardın, hemen tekrar aynısını yapardı. Eve bir gelirdin tüm gümüşlükler yerde olurdu. Diyorum ya, tam bir göttü.

    İnsana çok fazla alışması ve zarar gelmeyeceğini biliyor olması onun ölümüne sebep olmuştu aslında. Önce ”ne uçup yoruluyom amk, mis gibi yumuşak halı da var; yürürüm” düşüncesi 43 numara misafir ayağıyla ezilip, tek kanadının kırılmasına sebep olmuştu. Ve bunun sonucunda ölmemiş bir süre Aynalı Tahir modunda, tek omuz(kanat) aşağıda dolaşmıştı. Sonra kedi yedi. Göt kedi.

    Ölüm sürecini anlatmicam, kötü oluyorum ama ölmüştü. Baya etkinlenmiştik. Ben ağlamamıştım ama abimin odayı kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığını hatırlıyorum.

    Sonra sürekli muhabbet kuşu aldık ve hepsiyle en az bu kadar eğlendik. Hepsi insana en az bu kadar alıştı. Ve hepsi saçma sapan şekillerde öldü. Biz de yeter dedik, daha ne acı çekiyoz amk.

     
     
  3. We Need to Talk About Kevin

    Yapmak isteyip de bir türlü yapamadığım binlerce şeyden birisini yaptım; ”We Need to Talk About Kevin” filmini izledim.

    Filmin fragmanlarını görüp, hikayesini okuduğumdan itibaren izlemek için can atmıştım. Film kesinlikle bana hitap ediyordu. Hikayesi seveceğim tarzdandı. E bir de güzel anlatılmışsa; mis.  

    Filmle ilgili spoiler vermeden bir iki kelam etmek isterim. Öncelikle çok çok etkileyici bir film. Film, yaklaşık iki saat boyunca sık sık yutkunmanıza sebep oluyor. Baştan sona insana insanı sorgulatıyor. İnsan izlerken kendini karakterlerin yerine koymadan edemiyor. Sürekli ”ben olsam ne yapardım?” dedirtiyor. Bu da filmin etkileyicilik dozajını kat kat artırıyor. 

    Film daha çok annelik üzerinde duruyor. Anne (Tilda Swinton) iç dünyasında Kevin hakkında sürekli konuşuyor. Ne yapması gerektiğini, nasıl dayanacağını, neler olacağını sürekli kendine soruyor. Bu sorgulamaları anne Tilda Swinton’ın muhteşem oyunculuğuyla gözlerinden okuyabiliyoruz. 

    Film başlarken, sondan, baştan, hayallerden bir şey alıp ortaya koyduğu hikayeyi ortalara doğru daha az karmaşık; sonunda da net bir şekilde veriyor. Biz de oturup son kez yutkunuyoruz. Büyük bir yutkunma oluyor bu.

    Velhasıl, film size hitap eder mi bilemem ama; izleyin. Hiçbir şey için izlemeyecekseniz bile Tilda Swinton’ın saçları için izleyin.

    Bu arada filmin ironik bir biçimde çok eğlenceli bir soundtrack’i var. Şöyle buyrun;

    http://www.allobo.com/en/soundtrack-we-need-to-talk-about-kevin-4545.html

     
     
  4. (Kaynak: kedipikolata)

     
     
  5. Aklım Yetmedi

    Çocuk, çok saçma bir varlık. Yaptıkları, düşündükleri, çişli donu falan olsun…

    Çocukken zihnimizde kurduğumuz ve büyüdüğümüzde de zihnimizde kalan şeyler vardır. Hafızası bir balık üstü seviyesinde olan şahsımın da zihninde yer eden bir tane vardı. Bunu paylaşmak isterim.

    Zihnimizde en çok ”nasıl dünyaya geldim?” sorusunun cevabının kaldığını düşünüyorum. Çünkü yaşam ile ilgili bilmediğimiz ve öğrendiğimizde en çok şaşırmamıza sebep olan olaylardan biridir bu. Bir diğeri de ölümdür kanımca. Benim anlatacağım ise, ”nasıl dünyaya geldim?” sorusunun öncesi. 

    Ben, uzun yıllar beni gökten Allah’ın anneme verdiğini düşünürdüm. Bunun zihnime yansıması; bir Allah silüeti, bir bebek tutuyor (bebek bezli) ve bebeği gökten anneme doğru uzatıyor. Mekan; bizim mahalle, hatta bizim evin önü. O zaman daha köprü yapılmamıştı o yok. Annem bebeği alır, eve girer. Durum bu idi zihnimde. Ben dünyaya böyle geldim. Diğer bebeklerin nasıl geldiği hakkında fikrim yok.

    Bu çocukken mantıklı gelen saçmalık, ”ben okula gitcem seneye ehehe” yıllarında da,”kırmızı kurdele aldım!” yıllarda da, ”aa 4. sınıfta İngilizce varmış!” yıllarında da zihnimdeydi. Ta ki, arkadaşımın top elimizde okul arkasına maç yapmaya giderken sarf ettiği cümlelere kadar ”dün gece babamla annemi yakaladım.” Diyalog şu şekilde gelişir;

    - Nasıl yakaladın?

    - Yatak odasında. Kapıyı açtım…(devamına elim varmıyor gibi düşünün)

    - Oha lan ıyyyyy.

    - Ne olum? Öyle dünyaya geldim ben. Sen de öyle ehehehe

    - Hadi lan? Iyyykk…

    Baya bir şaşırmıştım. Yani o kadar basit mi diye de üzülmüştüm hatta. Birkaç gün sorguladım bunu falan. Daha sonra gelsin tasolar, mahalle maçları.

     
     
  6. (Kaynak: canadianstinson)

     
     
  7. Sosyal Medya Marka Araştırması - Lacoste

    Artık, hemen hemen tüm reklamlarda markaların Facebook ve Twitter adreslerini bir köşede görebiliyoruz. Bu da sosyal medyanın markalar için ne kadar önemli olduğunu göstermekte. Markalar artık sosyal medyada da yarışıyor.

    Bu ikinci ödevim olan ”Sosyal Medya Marka Araştırması”nda Lacoste markasının Facebook sayfasını irdeleyeceğim.

    Genel olarak sayfada neler olup bittiğine bakarsak; Lacoste’nin şu an Facebook’ta beğeni sayısı 9 milyona ulaşmış durumda. Sayfayı konuşan sayısı da 426 bin civarı. Sayfaya girdiğinizde ‘welcome’ yazısıyla sizi kendi Facebook uygulamasına yönlendiriyor. Yani önce duvar çıkmıyor karşınıza. Info kısmında Lacoste’nin tarihi ve tarzı hakkında bilgi mevcut. Sayfa çok düzenli kullanılıyor. Düzenli olarak girdi yapılmakta, verilmesi gereken tüm bilgileri vermekte (yeni ürün, defile, reklam videoları vb.). Sayfa duvarının kullanıcılara açık olmaması da artı bir durum bence. Çünkü sayfayı daha önce beğenmemiş kişinin sayfaya girip, o karmaşayı gördükten sonra sayfayı beğenmeye gerek duymaması durumunun önüne geçiyor. Kullanıcıların sayfaya ilgilisi de gayet yüksek. En son, 22 saat önce, bir parfüm görseli girilmiş ve ”bunu denediniz mi?” diye sorulmuş. Bu girdi 5,555 beğeni, 280 paylaşım ve 202 yorum almış.

    Bunların yanı sıra, defileler için etkinlik oluşturulmakta ve insanlar haberdar edilmekte. Katalog çekimleri fotoğrafları ve videoları sayfaya yüklenmekte. Bu da insanların sayfayla olan etkileşimini artırmakta.

    Aslında, kendi ulusu dışına çıkmış ve sektörün öncülerinden olan böyle markalar sosyal medyayı özenli olarak kullanmasa da belirli bir takipçi sayısına ulaşabiliyor. Yani insanların Facebook sayfasını beğenmesi ‘markayı seviyorum’ demenin bir yolu. Fakat insanların yaşamıyla birleşen sosyal medyada etkin olmak, daima insanlara yakın olmak demektir. Bu durumu arada bir yolda gördüğümüz, mutlaka görüşelim dediğimiz ve asla görüşmediğimiz insanlar üzerinden örnekleyebiliriz. Sosyal medyada etkin olan marka, her gün birlikte oladuğumuz arkadaşımız gibidir. Nasıl olduğunu, ne yaptığını bilir ve ona yakın oluruz. Lacoste da Facebook’taki bu etkin varlığıyla ”yakın arkadaşımız” konumunda.

     
     
  8. Sosyal Medya - Jurnal Haber Sitesi

    Önce internetin hayatımıza girmesiyle başladı her şey. Yegane hedefi insanlara ulaşmak olan medya kuruluşları da insanları takip etti ve o da internet hayatına girdi. Girmek zorundaydı. Daha sonra internet barındırdığı insan sayısıyla orantılı olarak gelişti. İnsanlar internet üzerinden kafa yormaya, çalışma alanını internete yönlendirmeye başladılar. Bunun getirilerinden birileri de sosyal mecralar oldu. İnsanların bu mecralara ilgisi, sayılarının çığ gibi büyümesi, farklı birçok sosyal mecranın doğmasını beraberinde getirdi. Ve birçoğumuz bu sosyal mecraların hepsinde aynı anda var olduk. Sosyal hesaplarımız birbiryle bağlantılı hale geldi. Twitter’da yazdığımızı, Facebook’a yönlendirebilir hale geldik. Bunu yanı sıra insan takipçisi medya kuruluşları da ‘siz nereye, biz oraya’ diyerek peşimizden geldi. Gelmeliydi. Artık sadece TV ya da gazete, dergi yönetmek değil sosyal mecrayıda etkin kullanmak zorundaydılar. Bunu iyi yapan medya kuruluşları hep göz önünde oldu.

    Bu yazım, Web Teknolojileri dersini aldığımız Erhan Akyazı hocamızın verdiği ödev ile ilgili. Verilen ödev, başta bahsettiğim medya kuruluşlarının sosyal medya kullanımı ile ilgili. Bana düşen ise Jurnal Haber Sitesini incelemek.

    Öncelikle Jurnal Haber Sitesi tek bir hedef kitlesi belirlememiş. ‘Haber’ almak isteyen herkese hitap ediyor. Zaten sloganı da ‘haberin adresi’. Bu çok basit ve güçlü olmayan slogan sitenin sadece haber vermek amaçlı olduğunu gösteriyor. Bunu yanında bir haber sitesinin içinde barındırması gereken temel özelliklere sahip. Girilen haberler güncel ve kalabalık bir haber girşi var. Kategori halinde haber girişleri yapılıyor. Video ve fotoğraf arşivi de mevcut. Üye girişi ve kullanıcı yorumu kısımları da var. Sitede farklı ve güzel gördüğüm bir gazete köşesinin olması. Orada fümlük gazetelerin o günkü kapakları var ve bu gayet güzel olmuş. Fakat sosyal medya kullanımı sıfır. Ne site içinde ne de google aramasında bir sosyal mecrada hesabı görünmüyor. Bu çok büyük bir eksiklik. Hele ki sadece internetten yayın yapıyorsanız. Zaten bunun dezavantajının en büyük örneği; benim siteden ödev verilene kadar haberdar olmamam. Bu siteden bahseden kimseyi de duymadım. Bunun siteye getirisi de ‘reklamsızlık’ oluyor. Sitede reklam başvurusu kısmı mevcut fakat reklam yok. Şu ana kadar sadece bir adet reklam gördüm.

    Görülüyor ki, site birçok eksikle birlikte çok yetersiz. İnsanların siteden haberdar olunması isteniyorsa öncelikle sosyal mecralara aciliyetle girilmelidir. 

     
     
  9. İnternet

    Bugün, hatta yaklaşık bir buçuk saat önce Necmi Emel Dilmen hocamızın girdiği İletişimde E-Dönüşüm dersinde konu internete geldi. İnternetin televizyonun ikinci adı olan ”yeni aptal kutusu” olup olmadığına. Ve bu sınıfta tartışıldı fakat benim ‘topluluk içinde iki lafı bir araya getirememe’ durumumdan dolayı tartışmaya dahil olamamam, eve gelir gelmez düşüncelerimi buraya yazma isteği uyandırdı.

    İnternet, tamamiyle hayattır bana göre. Yani televizyon ile bir tutamayız. Okan Bayülgen’in dediği gibi insanlar televizyona sadece bakıyordu. İnsanın hayatına etkisi internet kadar değildi. Bakardık, biterdi; düşünmezdik. İnterneti hayat olarak görmem de bu yüzden. Bir insan internetsiz hayatını nasıl yaşıyorsa, interneti de öyle yaşıyor. Açmak gerekirse, hayatını bilgiye aç biçimde yaşayan, arayış içinde olan ve en önemlisi bence bu ‘doğru bilgi’yi arayan insan interneti yine öyle kullanıyor. Yani doğru kullanıyor. Bu doğru, bilinçli kullanım internetin ‘aptal’ tarafından koruyor onu. Böylelikle inernet ‘nimet’ oluyor o insan için. Diğer taraftan, duyduklarını soruşturmayan, doğru bilgiyi aramayan, daha doğrusu bir bilgi aramayan insan internetin ‘aptal’ taraflarını alıyor. Mesela o ‘aptal’ taraflarından olan yalan yanlış bilgiler. Doğruyu arayan insan, doğruyu nerede bulabileceğini, her gördüğüne inanmamak gerektiğini biliyor. Mesela ben bir kurum veya kişi hakkında çok kolay kara propaganda yapabilirim. Twitter’da bir hastag açarım ‘bıdı bıdı, bıdı bıdı yapıyor’ diye. Sonra bunu çok takipçili medya insanlarına mentionlarım. Zaten içlerinden birkaçı bu ‘sorgulamayan’ taraftan olacak ve benim mentionımı retweet edecek. Daha sonra bu retweeti gören ‘gördüklerini sorgulamayan, doğruluğunu aramayan’ kesim bu hastag üzerinden yazar, ben de amacıma ulaşmış olurum. Gerçekten bu kadar basit, çok yaşadık bunu.

    İnternet kullanmak birikim gerektiriyor. Hocamız derste, tarayıcıyı açıp ne yazacağını bilememe durumuna yanlış hatırlamıyorsam ‘web tıkanması’ adını taktığını söylemişti. İşte o tıkanma durumu, orayı kullanmak için kafanda bir şeylerin olması gerektiğini gösteriyor.

    Velhasıl internet ‘aptal’ değildir. Ben bir internet sevdalısıyım diyebilirim. Fakat bir diğer sevdam olan futbolun en büyük organizasyonu olan şampiyonlar ligi’nde efsane bir maç oynanıyor şu an. Bunu kaçırmamak için yazıyı sonlandırıyorum.

     
     
  10. Gizliajans

    Alper Canıgüz. Birkaç gün oncesine kadar bu isim bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Tanımıyordum böyle birini. Ta ki twitter’da bir arkadaşımın Gizliajans’tan alıntı yapmasına kadar.
    Ben cok meraklı biriyimdir. Fazla merak durumunun insan için pek faydalı olmadıgını güzide deyimlerimizden öğrenerek büyüyoruz. Cogumuz da bunun doğru olduguna inanıyoruz. Ben de inanıyorum. Ama doğru seyleri merak edersek bunun bir zararı olmayacağına, hatta insana fayda getireceğine inanıyorum. Buna da siz inanıyorsunuzdur. Neyse, bu merak durumum; gördüğüm, okuduğum, duydugum her seye yanaşmamı sağlıyor. Tabii ilgili oldugum seylere. Arkadaşımın attıgı bu tweet de beni Google’da Gizliajans’ı aratmaya itti. Önce bunun bir kitap olduğunu öğrendim. Daha sonra yazarın adını öğrenip, bunu da sırayla Google ve Ekşi Sözlük’te aratmayla devam ettim. Özellikle Ekşi’de yorumların hepsi olumluydu; hem kitap, hem de yazar ile ilgili. ‘Hemen’ dedim, ‘hemen okumalıyım’. Buradan da fazla merakımın yanında fazla sabırsız biri olduğum çıkarımına varabilirsiniz. Gecenin köründe kitabı alamayacağım için sabahı beklemeliydim. Uyudum, uyandım kitabı aldım. Sadece arka kapağı okuyarak kitabın tam bana hitap eden, kesinlikle sıkmayacak bir kitap olduğu kanısına vardım. Kitap için ‘absürt’ tanımlamasını, hatta Alper Canıgüz’ün ‘insanları hem güldürüp, hem ağlatmak istiyorum’ deyişini okumuştum. Yani kitaba geçmeden kitabı sevmiştim bile.
    Kitap en bastan almıştı beni icine, hiç bırakmak istemedim. Ki öyle oldu. Kitabı okudukça tam bana göre olduğu fikrim güçleniyordu. Ben genelde kitabın ilk sayfalarında daralim, sıkılırım, hemen geçin isterim ama Gizliajans beni hiç sıkmadı. Öyle akıcıydı ki. Kitabın hüznü, sevinci, aşkı öyle guzel geldi ki. Bazı cümleleri öyle sevdim ki tekrar tekrar okudum. En cok okuduğum satırlar, Musa’nın Sanem’i ilk gördüğünde methiyeler dizdigi satırlardı. Öyle aşık olmuş, öyle anlatıyordu ki herhalde o zaman bir kız girseydi odama asık olurdum.
    Bu kitabı, bu yazarı geç tanımış olmanın pişmanlığı vardı üzerimde. Ama bir yandan da ‘hiç tanımıyor olabilirdim’in sevinci. He, ayrı bir sevinçte bu yazarın iki kitabı daha olmasıydı. Hatta Gizliajans son kitabıydı. Geriye saracaktım yani.
    Okuyun. Seveceğinizden o kadar eminim ki…
    Bu arada kamera arkalarını çekme fikri, en az benim kadar meraklı birinin basının altından çıkmıştır diye düşünüyorum. Gerçi ben kamera arkalarının kamera arkalarını da merak ediyorum…